Neden Yazıyorum..

Yazmak istediklerimi şöyle özetleyebilirim: Hayat mücadelesinin içinde belki çoğumuz farkında değiliz ama son iki yüzyıldan beri görülmemiş, muazzam bir değişimin tam ortasında yaşıyoruz. Bu değişimin en çarpıcı örneği, Facebook’un Mark Zuckerberg tarafından kurulup, bir kaç yıl içinde 15 milyar Dolar’lık piyasa değerine ulaşmasıdır. Bu gelişme, yeni servet yaratma biçiminin en çarpıcı örneğidir. Servet yaratma biçiminin yani üretim biçiminin değişmesi her şeyi değiştiriyor. İlişkilerimiz değişiyor; düşüncelerimiz, tüketim biçimimiz, toplumun kendisi değişiyor.

Değişimi anlamanın zor ve bizi yanıltan tarafı, ‘yeni’ olanın eski’nin içinde filizleniyor olmasından kaynaklanıyor. Eski’ye ait olan hayatımızdan birdenbire çıkmadığı için, yeni’yi anlamamız ve ona uyum sağlamamız zorlaşıyor.

Tarihte pek az dönemde görülebilecek bu kadar şiddetli bir değişimi, bazılarımız eski’de kalıp hiç anlamazken bazılarımız yeni’nin farkına varıp düşüncelerini, davranışlarını değiştirebiliyor.

Ekonomi teorisi bugün hala insanın, akılcı (rasyonel) davranan bir ekonomik “eleman” olduğu varsayımı üzerine dayalı. Üniversite birinci sınıfta, İlk öğrendiğim günden beri beni rahatsız eden, hiç inanmadığım bu varsayımı sorgulamak ve önümüzde çırılçıplak duran insan doğasını olduğu gibi kabullenmek üzerine yazmak istiyorum.

Hiç birimiz tamamen mantığımızla karar almıyoruz. Hal böyleyken, yüzyılı aşkın bir süredir, ekonomi disiplini, bu gerçeği görmezden geliyor ve insanın rasyonel karar aldığı varsayımı üzerine teoriler geliştiriyor. Bu yaklaşım, Nassim Nicolas Taleb ‘in dediği gibi “platonik” bir yaklaşımdır. Platonik yaklaşımların tamamı, gerçekleri kabul etmek yerine dünyayı bir hayal aleminde gören yaklaşımlardır.

Bence artık hepimiz büyümeliyiz ve bu platonik yaklaşımlardan kurtulmalıyız; çünkü “neuroscience ” olarak adlandırılan bilim dalı, insan zihninin nasıl çalıştığı ile ilgili, hemen her gün yeni bir bulgu üretiyor ve bugüne kadar bize dayatılan bütün platonik yaklaşımları teker teker çürütüyor.

Pazarlama, marka ve yönetim konularında yazılanlar, çok fazla söz söyleyenin bilgi kalabalığı yaptığı bir alan. Üstelik bu yayınların büyük çoğunluğu ya fazla soyut ya fazla spesifik (özel). Bu şekilde sunulan bilgilerin neredeyse hiç birinden yararlanmak mümkün değil.

Son olarak şunu söylemek istiyorum: Bizden önce yazdığımız konuları düşünüp, makale ya da kitap yazanlar arasında o kadar değerli insanlar var ki, onların yazmış olduklarına hayran olmamak mümkün değil. İnsan bu mükemmel yazıları okuyunca kendisinin hiçbir katkı yapamayacağını düşünmeye başlıyor. Bu yazarlar insanın üzerinde öyle ağırlık yapıyor ki sanki söylenmesi gereken en önemli şeyleri onlar zaten mükemmel bir şekilde söylemişler. Ve bize söyleyecek hiç bir şey kalmamış!

İnsan kendini bu düşünceye kaptırınca içinden hiçbir şey yazmak gelmiyor: Hiç bir şey yapma! Zaten yapılması gereken yapılmış, yazılması gereken yazılmış! Senin yazacakların, onların yazdıklarını tekrar etmek olacak! Ne kadar moral bozucu değil mi? Peki, ne yapmalıyız? Hiçbir şey yapmamak mı gerekir? Yazı yazmak boş bir uğraş mıdır? Ben, böyle bir ruh halinden kurtulmak ve yazı yazma motivasyonumu canlı tutmak için Nazım Hikmet’in dediğine sığınmak istiyorum: “En güzel söz henüz söylenmemiştir.

Sevgiler

(Visited 21 times, 1 visits today)

Yorumlayın, Cevap yazın, Fikirlerinizi paylaşın!

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir